28 Ekim 2010 Perşembe
düşüncelerimin üstüne kaya düştü
Bölük pörçük düşünmek, şu fikirden buna, o kitaptan bu besteye geçmek hastalıklı bir zihnin belirtisi midir? Şizofren teşhisi koymakta o kadar da acele etmeyin çünkü devamlı kendiniz için istediğiniz "demokrasi" denen o ulaşılmaz nanenin yetiştiği topraktır bu. Sabit fikirler, tartışılması teklif edilemez dogmalar, taşa kazınmış ideolojiler, kanunlaşmış fizik kuralları. bunlar sizi öldürür, çünkü yeni fikirleri, canınızı kurtarabilecek çıkış noktalarını görmenizi engellerler.
Köprüden önceki son çıkış. Bu ya da benzeri başka bir tabelayı ne zaman görsem, aklıma sırf "başka türlü düşünemediğim" için yaptığım hatalar gelir. Geriye baktığında hataları görmek kolaydır derler, oysa bu da pek doğru değildir. görmek istemediklerini nasıl görebilirsin, sana kim gösterebilir? Sırf bu yüzden nasihat denen şeyin faydasızlığına iman etmişim. Görmek istemiyorsam kimse bana yolun sonundaki uçurumu gösteremez.
Öte yandan kim gerçekten neyin geldiğini görebilir ki? bu konuda fikir birliğine varalım, gerçek tarafsız değildir. "görecelik kuramı" üzerine biraz kafa yormuş herhangi bir insan evladı için hayat asla aynı olmayabilir. burada yazdığım birkaç satıra bakıp benim kendinden emin, dediği dedik, çaldığı düdük bir herif olduğumu mu sanıyorsunuz? oysa ben sık sık şeytanın avukatını oynamaktan alamam kendimi. ama sadece bu topraklarda değil, nereye gitseniz karşılaşacağınız bir gerçek var, o da insanların şeytan taşlamayı pek bir sevdikleridir. herşeye rağmen "hayatta kalma" içgüdüsü ağır bastığında susmak kaçınılmazdır. Galileo bile Engizisyon'un "makineleri" karşısında pısmışken, değil mi ya canım yazarlar? ateşle vaftiz edilmek hoş değildir velhasıl-ı kelam!
Onbinlerce yıl ve onbinlerce yıl. Resmi tarih hz. isa ile başlama eğiliminde olsa da, yazılı tarihin birkaç bin yılı geçmediği iddia edilse de, işin bu kadar kolay olmadığını siz de ben de çok iyi biliyoruz değil mi? Bu kadar yıldan, nesilden ve şurada burada boy atmış şehir kalıntılarından sonra gelebildiğimiz nokta çok acı. insan klonlamaktan bahsedip duruyorlar, sanki gezegende yeterince zekası oda sıcaklığında seyreden mahluk yokmuş gibi. Nedir efendiler, mallarınızı tüketecek daha çok mu insan lazım? sonuçta "insan" tüketim ürünlerinin en başında geliyor artık ne de olsa, şaşırmamak lazım. Rahat koltuğumuzda oturup, sıçrayan kanlara bakmaya o kadar çok alıştık ki. Ne o? ölümsüz müsün? bana hiç bakma, sıcak kanın özgürce akışını ve hayatı beraberinde götürüşünü iyi biliyorum ben. Ve herşeye rağmen hala her defasında ensemden aşağı bir kova buz boşalıyor.
Bilgisayar oyunları çok kötüdür. içinde kan, vahşet, şiddet, entrika, cinsellik, yani hiç sevmediğimiz, yeşil sahalarda görmek istemediğimiz herşey vardır. çocuklarımız bunları görmemeli, göbekli marul misali huzur içinde yetişmelidirler. yoksa ağızlarını burunlarını kırarız onların! bak şimdi, gene mi şeytanla aynı yatağa girdin be eşek kafalı adam?
Bir de bu var tabii. kendinle çelişmek. kendiyle çelişmeyen hiçbir insan olamaz. birşeyler öğrendikçe, yeni gerçeklerin farkına vardıkça bir önce ki günün saçmalıklarını farketmek varmak gerekir. Kendinle çeliştiğini hissetmiyorsan, arada birde olsa, üzgünüm ama ıspanak kökünden farkın yok demektir. Acı mı geldi? ıspanak kökü de pek tatlı değildir zaten, o yüzden yapraklarını pişirip yiyoruz ya.
Arada bir hiçbir yere gitmeyen, amaçsız yolculuklar yapmak gerekir aslında. yavaş gitmek, varacak hiçbir yeri olmamanın acısını hissetmek gerekir. "özgürlük" budur çünkü, sırf gidebiliyor olmak. Biri çağırıyorsa özgür değilsindir. Ama sırf beynin bile sana "lan ibne, ne işimiz var burda?" diye küfür ederken -ki benimki kısa bir zaman önce sesini kesmeyi öğrendi- evet o zaman bile gidiyorsan birazcık olsun özgürsün demektir. Git, gidebiliyorken. Ama unutma, "carpe diem" senin sandığın şey değil. En azından sana anlatılan şey değil.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
